Soner Arıca: “İlk kurban benim”

sonerReklam filmlerinden, mankenliğe, mankenlikten müziğe… Adını duyurduğu müzikte, başarılı şarkılara imza atan ve Türkiye’de en çok klip çeken sanatçı ünvanına sahip bir isim söyleşi konuğum.

“Hatıram Olsun” adlı yeni albümüyle sevenleriyle buluşan Soner Arıca, şimdilerde yeni bir alanda kendini ispat edebilme heyecanını yaşıyor. Yazdığı romanla yazarlığa da el atan Soner Arıcayla; müzik, yazdığı kitabı ve hayata bakışıyla ilgili konuştuk.

Yeni albüme değinelim… “Doktor” adlı şarkınızın klibi ekranlarda…

Evet. Adı “Hatıram Olsun” 11 şarkı var albümde. İki tanesi adaptasyon. Biri “Doktor” Yunan bir şarkının Türkçe versiyonu, ikincisi de Fransızca bir şarkının Türkçe versiyonu, “Haydi Dene” adıyla yer alıyor. Diğerleri hepsi bizden, yeni besteler. Sözlerin çoğunluğu bana ait, benim iki şarkım var beste olarak. Bu albümde üç yeni besteci var.

Yurtdışındaydınız bir süre, dil öğrenmek için… Fransızcaya merakınızın sebebi nedir?

Fransızca şarkıları çok seviyorum. Ve bir gün Fransızca şarkılar söylemek, bir albüm yapmak istiyorum.

Ne olmak isterdiniz çocukken?

Çocukken daha çok öğretmenlik gibi bir şey yapmak istiyordum. Ya da öğretmenlik gibi bunun paralelinde başka bir şey; başka insanlara bir şey öğretecek, bir şey anlatacak bir meslek yapmak isterdim. Sanıyorum tabii birebir öğretmenlik gibi olmasa da zaman zaman şarkılarla belki konserlerde, bazen söyleşilerde belki birilerine bir iki şey söyleyebiliyorumdur.

Üniversitede İktisat okudunuz ama müzik ağır bastı sanırım. Neydi müziği seçme sebebiniz, neydi müzikte sizi cezbeden şey?

Müzik aslında seçilen bir şey değil bana göre. Müzik, insanın içinde hissettiği bir şey. Doğduğu andan itibaren, kendini tanımaya başladığından beri hissettiği bir şey. Ben müzikte dinleyici olarak haşır neşirdim tabii ama üniversitede okurken başka şeyler de yapıyordum, biraz ekonomime katkısı olsun diye. Mankenlik yaptım, fotomodellik yaptım, reklam filmlerinde oynadım. O sırada müzikle ilgili dersler almaya başladım. Timur Selçuktan, Belkıs Arandan şan dersleri aldım. Melih Kibarın bir müzik okulu vardı, oraya kaydoldum. Ama o okullardan çok iyi dereceyle mezun oldum diyemem. Çünkü ilk albümümün çalışmalarına başladım, sonra tamamladım.

Üniversite yıllarında mankenlik yapma nedeniniz, üniversite dışında farklı bir dünyada bulunma, o ortamı soluma isteği mi yoksa…

Mankenliği yapma nedenlerimden ilki o zaman mankenlik bu kadar popüler değildi. Bugünkü kadar duyulan, bilinen bir meslek değildi, daha doğrusu gelişmekte olan bir meslekti. Önce bir hevesle başladım. Yani ilk gençlik yıllarımın verdiği görünmek belki biraz beğenilmek duygusuyla başladım. Aynı yıllarda üniversiteye başladığım için çok aktif yapamıyordum zaten. Önce reklam filmlerinde oynadım. Yirmi beşe yakın reklam filminde başrol oynadım. Ama podyum mankenliğim daha sonra başladı ve beş yıl devam etti. Ama sonraki aşamada açıkçası biraz daha ekonomik katkıda olsun diyeydi. Aslında içiçe geçmişti bu durum. Biraz ekonomik katkı. Biraz renkli dünya…

Reklamlarda oynama teklifi nasıl geldi?

İlk oynadığım reklam filminde Alinur Velidedeoğlu yönetmendi ve bir cast oluşturdu. Yüzü hiç görülmemiş beş kişi istiyordu. Bunlardan biri de bendim. Aynı reklamda o gün hiç tanınmayan Merve İldeniz, Sema Yunak, Yasemin Koşal da vardı.

Sonrasında bir prodüksiyon şirketinde casting sorumlusu ve asistan olarak görev yapmışsınız. Bunlar nasıl gelişti? Bu işler birbiriyle bağlantılı mı yoksa tesadüf mü?

Doğru. Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı. Ben reklam filmleri çekerken çalıştığım prodüksiyon şirketi genellikle Alinur Velidedeoğlunun reklam prodüksiyonlarını yapıyordu. Sette o kadar fazla buluyordum ki; önce Alinur Beyin yaptığı reklamların castını oluşturdum, sonra prodüksiyonluk yaptım. Bunlar aslında benim hayatımın önemli kilometre taşları. Çünkü başka bir karar vermeseydim şu an hayatıma reklamcı olarak devam ediyor olacaktım. Ama her şeyin bir sebebi olduğunu düşünüyorum. Müzik bütün bunların önüne geçti.

Toplumumuz, yaptığı iş dışında başka bir iş yapmak isteyenlere genelde bir ön yargıyla yaklaşır. Bu çerçevede, mankenliğe nokta koyup, müziğe geçiş yaptığınızda, ilk albümünüzü çıkarma sürecinde bu tür bir önyargıyla yaklaşanlar oldu mu?

Elbette oldu. Biraz sabırla aştım. Çünkü ben tesadüfen mankendim, tesadüfen şarkı söyledim. Bunlar çok planlı şeyler değildi. Mankenlik yapmaya başlarken, bir gün şarkıcı olacağım o yüzden şimdiden mankenlik yapıyorum diye başlamadım. O başka bir şeydi, o başka bir şeydi, değişik tarihlerdeydi. Hatta müzik yaptığım için mankenliği bıraktım, birbirine karıştırılmasın diye. Kendime de haksızlık yaptığımı düşünüyorum, o gün fazla idealist düşünmüşüm. Çünkü hiç gereği yok. Eğer bir insan, yapabiliyorsa iki, üç mesleği birden yapabilir. Çünkü bu, potansiyel meselesidir, bende de vardı açıkçası.

Adınızı duyurma sürecinde engellerle karşılaştınız mı? “Albüm yapma, olmaz” diyenler oldu mu mesela?

“Olmaz”la karşılaşmadım ama ilk albümümü yapma aşaması bayağı zaman aldı. Herkes bilmez ama benim ilk albümüm üç yıllık bir çalışmadan sonra ortaya çıktı.

Albümlerinizdeki şarkılara baktığımızda; diğer sanatçıların albümlerindeki iki, üç şarkı popüler olurken, sizin bir albümünüzde altı, yedi şarkınız ön plana çıkma başarısını gösteriyor. Çoğu şarkılarda sizin imzanızı gördüğüm için soruyorum. Nedir bu başarının sırrı?

Şu olabilir; Ben şarkıları seçerken albümü oluştururken, muhakkak yüreğimin sesini dinliyorum. Şöyle bakıyorum, sadece bunu ben piyasaya çıkarırsam insanlar bu albümü ne kadar sever düşündüğüm kadar ben bu şarkıları ne kadar sevebilirim, başkasından dinlersem ne kadar sevebilirim, de diye düşünüyorum. İlk 4 albümde bu sorumluluğu da pek fazla anlayamadım, anlayamadan yaptım yani karanlıkta el yardımı ile yol bulmak gibiydi. Çünkü biraz tecrübesizlik var, biraz ilk 3- 4 albümde kendini anlatma, kendini ifade etme biçimi var. Bütün bunlar zaman aldı, çok kolay olmadı.

Türkiyede şarkılarına en çok klip çeken sanatçı unvanı size ait; otuz üç klibiniz var. Diğer şarkıcılar albümlerindeki en fazla üç şarkıya klip çekerken, siz bir albümünüzde altı, yedi şarkıya klip çekiyorsunuz. Diğer şarkıcılara oranla sizin bu kadar çok klip çekebilme başarınızın sırrı nedir peki?

Vallahi ben de bilmiyorum. Gerçekten anlamadan yaptığımı fark etmeden olduğunu düşünüyorum.

Şöyle bir mantık mı? Maddiyat da gerektirmiyor aslında.

Yok değil, maddiyat da gerektiriyor aslında. Belki şöyle bir şey var. Ben bugüne kadar bana yardımcı olan herkese çok teşekkür etmek istiyorum. Çalıştığım ekipler büyük özverilerle çalıştılar. Gerçekten kazanmaları gereken paraları kazanmadan benimle birlikte oldular. Biraz sevgi ilişkisi biraz gönül ilişkisi olduğunu düşünüyorum hepsiyle. Çok değerli insanlardı, vakitlerini ayırdılar, beyin güçlerini ayırdılar. Ama tabii ki ben bir lokomotif olduğumu düşünüyorum yani ben istedim de oldu bütün bunlar. Ben de fedakarlık yaptım o klipler için. Hem zaman olarak hem ekonomik olarak başka şeyler yapabilecekken zamanımı buna ayırdım. Özde benim fedakarlığımla başlıyor ama diğer insanların katkılarıyla devam ediyor. Bu çizgimi devam ettireceğim, 50. klibimi de görmek istiyorum.

Baktığım zaman kendinizi geliştirmeye meraklı olduğunuzu gözlemliyorum. Müziği meslek olarak seçip, Melih Kibar ve Timur Selçuk gibi birkaç hocadan şan, keyboard ve solfej dersleriyle ilgili eğitim almanızın yanında tiyatro ile ilgili olarak Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosunda eğitim aldınız. Müzik paralelinde tiyatro eğitimi almanız, dünyaya geniş bir vizyondan bakmak istemenizle mi alakalı?

Büyük olasılıkla öyle. Şuna çok inanıyorum, “İşleyen demir ışıldar” diye bir atasözü var. Çok doğru aslında, öğrenmenin ne yaşı ne de zamanı var. Ben ister istemez buna kodlanmış olarak büyüdüm. Çünkü ilkokula 5 yaşında başladım -ki o zaman anaokulları bile çok fazla yoktu- dolayısıyla daha o yaşta öğrenmeye kodlanmış bir çocuk, ister istemez hayatın devamında eğitime daha aç. Daha fazla şey öğreneyim duygusuyla hayata devam ediyor. Benim tek problemim biraz maymun iştahlı oluşum. Yani aynı anda her şeyi öğrenmek istiyorum. Bu tabii imkansız. Ne yazık ki zamanlara ayırma konusunda çok başarılı olduğum söylenemez. Daha doğrusu son üç yıldır bu anlamda planlı hareket edebiliyorum. Şu anda bir beyin potansiyeline ihtiyaç var ama buna rağmen aynı anda 4 dil birden öğrenmek istiyorum. Ama imkansız, çok zor ya da başka hiç bir şey yapmamak lazım. Çünkü hem şarkı yapıp hem o şarkıların nasıl lanse edileceğini düşünüp, hem de sürekli bir şeyler öğrenmek… Bunlar çok zor şeyler ama elimde değil.

Öğrenme isteği güzel bir şey ama…

Güzel ama çok yorucu. Yani bazen hayatın bütün bunlara değip değmediğini düşünüyorum ama söyleyecek bir sözün varsa o sözün de bir kaynağı olmalı. Nerden çıkıyor bu söz diye bakmak lazım. Ben bugüne kadar söylediğim sözlerimi, seyrettiğim filmlerden, dinlediğim şarkılardan, gözlemlediğim insan hayatlarından, öğretmenlerimden topladığımı düşünüyorum. Anlatmak için önce biriktirmem lazım.

Hüzünlü ya da canınızın sıkkın olduğu zaman dilimlerinde mi yazarsınız şarkı sözlerinizi, o anlarda mı yaparsınız bestelerinizi?

Yoo, böyle bir planı yok. Sanırım yoğun duygusallık yaşarken insan daha yaratıcı olabiliyor Biraz kendini dibe vurmuş gibi hissederken… Belki içinde kalmış duyguları dışarı atabiliyor ama benim için böyle bir şey yok.

Herhangi bir zaman diliminde şarkı yazabiliyor musunuz mesela?

Bunu çok tercih etmiyorum ama istesem şu anda da yazabilirim. Çünkü duyarlı biri olduğum için zaten çok duygu biriktirdiğimi düşünüyorum. İçimde bu anlamda da bir doluluk vardır. İstesem şu anda da kendimi çeker bir şarkı yazabilirim, gerçekten yazabilirim. Ama o şarkı başkasına hitap eder mi, çok sever mi, onu bilemem ama ben bir şarkı yazabilirim. O kadar biriktirdiğim malzemem var yani.

İlk yazdığınız şarkı sözünü hatırlıyor musunuz?

Tabii… “Sen Türküler Söyle” ve “Bir Umut” İkisini aynı paralel zamanlarda yazdım.

Elde ettiğiniz başarıları göz önüne getirdiğinizde, başarıya ulaşma sürecinde, çok çalışmanın dışında şans, doğru zaman ya da tesadüf diye bir şey var mı?

Hayatı şöyle düşünmek lazım. Aslında hiçbir kuralı yok. Kural sadece şu: iyi niyetle hoşlandığınız bir şeyle ilgili çalışmak, bir emek sarfetmek. Yani hiçbir emek olmadan bence karşılığı yok bunun. İnsanlar hayata şey gibi bakmamalı; ne bileyim işte adam bir yerden piyango bileti aldı da ona çok para çıktı da hayatı değişti gibi bakmamalı. Bazı istisnalar var. Bazen hiç çaba sarfetmeden başarılı olan insanlar da var. Bunlar örnek alınmamalı. Onlar azınlık. İstisnalar kaideyi bozmaz. Normal şartlarda ne yapıyorsak yapalım, başarılı olmak için bence şansa hazır olmak lazım. Şöhret, insana durup dururken gelmiyor. Gelse de çabuk gidebiliyor. O yüzden önce sahip olabilecek şeyi hak etmek lazım. Omuzda taşıyabilmek lazım. Çünkü her duygu, her durum bazen ağırlık verebilir. O yüzden ben şöyle düşünmüyorum, belki başarı başarıyı doğurabilir, belki böyle bir zincir olabilir insanın hayatında ama sonuçta o doğal her şeyi besleyip büyütebilmek insanın mücadelesiyle ilgili insanın kendini yetiştirebilmesiyle o yükü taşıyabilmesiyle alakalı evet her şey orda durur diye bir şey imkansız dursanız da bir sonraki gelecek adımı halledemezsiniz. O yüzden benim hayatıma baktığımda ben çok tesadüflere bu anlamda inanmıyorum. Her şeyin tesadüfle geliştiğini görüyorum ama tesadüf için de hazır olmak lazım,yani ben diyelim ki bir tesadüf eseri Steven Spielbergle bir araya geldim ve de o da bana bir tesadüf yeni filminde baş rol oynamamı istedi. Ben iyi İngilizce bilmediğim için bu imkansız olacak ben o zaman tesadüfler tek başına bir şey ifade etmiyor. Tesadüf var evet tesadüf dediğim şey de kurgulu aslında. Yani hiçbir şey tesadüf değil . Sadece hazırsan tesadüf manalı oluyor, hazır değilsen anlamı yok.

1997 yılında Sokak Çocukları için yaptığınız Çıplak Takvim projeniz çok ses getirdi. Çıplaklık neden bu kadar göze batıyor toplumumuzda?

Hiç bunu bilemiyorum. Belki de çıplaklık, daha çok kadınların soyunmasına alışkın olduğu için… Sadece Türkiyede değil, dünyada öyle.

Ama Türkiyede bu biraz daha fazla sanırım.

Son yıllarda bu değişmeye başladı. Dünyada da değişmeye başladı. Çıplak erkek de kullanmaya başladılar. Aslında şans mı şanssızlık mı bilmiyorum ama yaptığım her şeyi sonra başkaları da yaptı. İlk kurban ben oldum. Saçlarım da çok konuşuldu. “Saçını boyuyor mu, bilmem ne mi?” filan diye. Sonra artık herkes her şeyi yapıyor, herkes boyuyor, herkes küpe takıyor ama her zaman bu gibi hareketlerin önünde bir tane kurban vardır, üzerinde konuşulacak, tartışılacak… Ben de bu anlamda oldum ama çok da dert etmiyorum. Çünkü ne yaptığımı bilerek yapıyordum. Hiç de pişman değilim. İyi ki de yaptım, yine yaparım. Sadece bütün bu olaylar olurken, o dönemde çok konuşulduğunda, insan çok yoruluyor, “Niye bu kadar açıklama zorunda kalıyorum” diye düşünüyor ama iyi ki de yaptım.

1990lı yılların sonunda “Popsi” adlı müzik dergisinde yazılar yazıyordunuz. Şimdi de bir kitap çıkaracaksınız sanırım. Kendi hayatınızdan, yaşadıklarınızdan izler mi yoksa başka konulardan mı oluşacak bu kitap?

Kitap 10 – 15 güne kadar çıkacak. Bu bir yaşam öyküsü değil. Roman olacak. Bir kurgu romanı ama tabii ki benden bazı şeyler var. Mesela kahramanlara koyduğum isimlerde, benim hayatımdan bir kesit gerçek, onun dışında isimler gerçek. Ama o insan o insan demek değil. Kimseye böyle bir şey yapma özgürlüğüm olmadığını düşünüyorum. Yani tanıdığım bir insanı olduğu gibi başkalarına anlatmak… Böyle bir hakkım olmadığını düşündüğümden ben yeni bir kurgu yarattım, bir hayal ürünü oluşturdum. Ama tabii kendi şahsiyetimle ilgili ipuçları ve yaşama bakışımla ilgili bazı şeyleri kahramanlara işledim.

Bundan birkaç yıl önce “Kurşun Kalem” adlı bir dizide ve Bursadaki özel bir tiyatro oyununda rol aldınız. Neler kazandırdı, bu çalışmalar size?

İkisi de çok önemliydi. “Kurşun Kalem” dizisinde çok iyi bir ekiple yan yanaydım. Oyunculuk adına ya da bir televizyon projesi nasıl olmalı onunla ilgili çok şey öğrendim. Bundan sora bana televizyonla ilgili bir şey geleceği zaman buna nasıl yaklaşacağımı da öğrendim. Çünkü çekim anıyla televizyona yansıyan arasında fark oluyor. Yani televizyonda izlediğinde, yaptığın şeyin değişerek, oraya vardığını görüyorsun. Yusuf Kurçenli, Ayla Algan, Erol Keskin gibi çok önemli, mesleğinde yol katetmiş insanlarla beraberdim. Bırak meslekte hayatla ilgili çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. Tiyatroya gelince; Bursada küçük, özel bir tiyatroydu. Özel bir tiyatronun imkanlarıyla, ne kadar ne yapılırsa onu yaşadım ama ben çok şey öğrendim. Bir kere disiplin… Zaten vardı ama tiyatronun insana kattığı bir disiplin var, onu öğrendim. Ayrıca yüz sayfalık bir teksti ezberledim. Bunu ezberlemek bana başka bir şeylerin pratiğini yapmamı sağladı. Tiyatro yaparken Bursada vakit geçirmem gerekti. İçinde olduğum sektörden biraz uzak kaldım. Bu uzak kalışlar biraz faydalı oluyor, dışardan gözlemleyip, tekrar geri dönüş sağlamaya yardımcı oluyor. O yüzden çok faydası oldu diyebilirim.

Şöyle diyebilir miyiz; tiyatro ve dizi ile ilgili olarak gelebilecek oyunculuk tekliflerine açık Soner Arıca?

Kesinlikle düşünürüm. Hiç itiraz etmem. Sadece hikayenin benim zaman planlamama ne kadar uyacağı önemli ama tiyatro yapmak çok zevkli bir şey. Yani hiç düşünmeden kabul ederim.

Müzik dışında nelerle ilgilenmek size keyif veriyor?

Müzik dışında diyemeyeceğim çünkü müzik tüm hayatımı kaplıyor. Onun dışında sinema izlemekten, kitap okumaktan keyif alıyorum. Kitap okumaktan çok kitap araştırmaktan demem gerekiyor neredeyse. Romandan ziyade araştırma kitapları, biyografiler, denemeler türü kitaplar okumayı seviyorum. Aynı anda dört, beş kitap birden okumayı seviyorum. Yani kitaplarla haşır neşir olmak çok hoşuma gidiyor. Nedenini bilmiyorum. Başka bir dünya olduğunu düşünüyorum, beni mutlu ediyor.

Mutluluğun tanımını soracak olursam cevabınız…

Galiba insanın kendini dengeli bir ortamda hissedebilmesi gibi bir şeydir. Çünkü o kadar değişken bir şey ki mutluluk… Yani hızla gelip, hızla gidebilen, bir olay karşısında her an insanı yükselten, yere düşürebilen bir şey olduğu için sanıyorum insanın zevk aldığı bir şeylerle meşgul olması ve bu dakikaları çoğaltması.

Ne gibi konular sizi kızdırır?

Ne kızdırır… Aslında çok çok çok büyük kızgınlıklar yaşamıyorum ama tembelliğe tahammülüm yok. Tembellik karşısında çok sinir olabilirim. Çok anlaşılacak bir şeyi anlamayan birine sinir olabilirim. Bir de imkan varken, kendini eğitmeyen insanlara kızıyorum Yani cehaletin çok kötü sonuçlar doğurduğuna inanıyorum. O yüzden insanların kendini eğitmesi, geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum.

Hayata dair görüşleriniz, ilkeleriniz…

Ben hayatı planlı programlı, kurallı kaideli, bir şeyin sonrasında bir şey var diye algılamıyorum. Eğer kendimi ifade edeceksem, “ben bunu koydum, bunun üzerine şunu koyayım ya da bir şey daha yapayım diye bir duyguyla hareket etmiyorum. Sadece Çalışıyorum, emek veriyorum, bir şeyle meşgulüm diye düşünüyorum. Her şeyin bizim istememizle olacağını zannetmiyorum. Tanrının da bunu istemesi lazım. Şartların da bunun için oluşması lazım o yüzden isyan edeceğim ve etmeyeceğim şeyleri aslında ayırabildim.

Müzik dışında neleri seversiniz?

Doğayı çok seviyorum. Doğayı derken; denizi, güneşi çok seviyorum.

Karadenizli olduğunuz için “Yeşili seviyorum” demenizi bekliyordum.

Yok, denizi, güneşi seviyorum. Kış çocuğu olmama rağmen yani kışın doğmama rağmen, yaz ayları nedense beni daha mutlu ediyor. Doğanın dışında çok yaramaz olmayan küçük çocuklarla oynamayı seviyorum. Ama yaramaz olup da bağırıp, çağıran çocuklardan hoşlanmıyorum.

Kimleri dinlemeyi seviyorsunuz?

Her tür müziği severek dinliyorum. Az ve zordur asla dinlemem dediğim. Şarkı söylemelerinde çok hoş lezzetler bulduğum isimler var. Mesela Yaşarı severek dinliyorum. Çok güzel şarkı söylediğini düşünüyorum. Bir anlam ve duygu katıyor. Nilüfer, Ajda Pekkan Zerrin Özer, Nükhet Duru, Sezen Aksu hepsini beğenerek dinliyorum. Yeni jenerasyonda Aşkın Nur Yenginin -belki bazen yanlış şarkılar seçiyor ama- şarkı söyleme biçimini seviyorum. Metin Özülkünün şarkılarını seviyorum. Metin ile Edanın yaptığı şarkılarda abartılmamış bir duygusallık var. Mirkelamla İskender Paydaş ikilisi hoşuma gidiyor. Eski, yeni bu isimlerle aynı kulvardayız, aynı jenerasyonun insanlarıyız. Birimizin kaseti daha fazla sattığı zaman, -bu konuda Hülya Avşara katılıyorum- bir sanatçı bir sanatçıyı kıskanır yani çok normaldir. Bu mesleki kıskançlık, kötü bir şey değil ki. Bunu itiraf edebilmek gerekiyor ama… Ben, içimde kıskançlık duyguları barındırsa da zaman zaman hani şu şarkıyı niye ben söylemedim, o söyledi gibi bir şey hissetsem de hiçbir şeyi tekelime alamam. O yüzden de seve seve dinliyorum.

Neler söylemek istersiniz son olarak…

Şunu söylemek isterim; yaşam büyük kavgaların, büyük savaşların yapılmayacağı kadar kısa. Şarkı söylemek, müzik dinlemek çok güzel bir şey. Müzikle haşır neşir olmak çok güzel bir şey. İnsanı hayatın olumsuzluklarından uzaklaştırıyor. Biraz daha dokunulmaz, arınmış hale getiriyor. O yüzden ben müzikle yoluma devam ediyorum. Şimdi hayatımda yeni bir sayfa açılıyor. Yazarlık sayfası. Bakalım… Çok heyecanla bekliyorum. Yani albümden daha fazla heyecanla bekliyorum diyebilirim neredeyse.

Teşekkür ederim, bu keyifli söyleşi için.

Ben teşekkür ederim.

MELİKE BİRGÖLGE

Bir önceki yazımız olan Burun estetiği ameliyatında kemikleri kırıyor musunuz? başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>